KUZEY İTALYA GÖLLERİ’NDE KISA BİR MOLA
Nisan ayında yaptığım Kuzey İtalya gölleri seyahati boyunca ne hikâye ne de paylaşım yapmıştım. Hem ülke gündemi hem de son altı aydır yaşadığım kişisel zorluklar nedeniyle bu seyahat, benim için adeta bir “şalteri kapatma” anıydı. Gündemden tabii ki uzaklaşmadan, unutmadan… Ama bir nebze nefes alabilmek için. Şimdi gezimizin notlarına geçiyorum. İlk durak Como…
Como Gölü: Sessizliğin, Zarafetin ve Zamanın Durduğu Yer…
İçinde bulunduğumuz günlerde dünya biraz daha hızlı, biraz daha karmaşık ve yorucu geliyorsa size, Como Gölü’nün kıyısında zamanla aranıza mesafe koymak iyi gelebilir. Kuzey İtalya’da, Alpler’in gölgesinde uzanan bu zarif göl, sadece güzelliğiyle değil, sunduğu içsel sükûnetle de bir kaçış noktası.
Suların Yansıttığı Zarafet
Como Gölü, Milano’ya bir saat mesafede olmasına rağmen bambaşka bir dünyaya açılan bir kapı gibi. Gölün etrafını saran zarif villalar, çiçeklerle dolu teraslar ve şık kasabalar, her biri geçmişin izlerini bugüne taşıyor. Lüks ve sadelik burada tuhaf bir uyum içinde.
Bellagio ve Varenna: Gölde Bir İki Durak
Bellagio, gölün ortasında yer alan bir burun üzerinde konumlanmış. Arnavut kaldırımlı sokakları, pastel tonlu evleri ve manzaraya hâkim teraslarıyla adeta açık hava kartpostalı.
Varenna ise biz gitmedik ama daha sessiz, daha sade bir karaktere sahip olduğu söyleniyor.
Yavaşlık, Bu Gölün Ritimlerinden Biri
Burada yapılacaklar listesi bana göre:
- Göl kenarında yürümek,
- Tekneyle kasabalar arası geçmek,
- Bir kafede uzun uzun oturmak,
- Belki de sadece gökyüzünü izlemek…
Hayatın hızına karşı, bir süreliğine bile olsa yavaşlamanın verdiği iç huzuru yaşatıyor Como.
Biraz İtalyan Sofrası, Biraz Gönül Sofrası
Bir trattoria’da taze makarna yemek, yerel beyaz şaraplardan birini yudumlamak ya da bir İtalyan dondurmasıyla göl kıyısında dolanmak… Küçük ama kıymetli anlar biriktirmek için birebir.
Zihin Dinlendiren Bir Kaçış
Son zamanlarda yaşadığımız yoğunluklar, belirsizlikler ve haberlerin üzerimizde bıraktığı gölge… Herkesin içinde az çok hissediliyor. Como Gölü, bu kalabalıktan kaçıp biraz sessizliğe, biraz doğaya sığınmak için bir tür nefes aralığı sunuyor.
Como’ya gitmek, sadece bir destinasyona varmak değil; belki de iç dünyamızda kısa bir mola vermek demek. Şimdi durmak, bakmak ve biraz da susmak zamanıysa, Como Gölü sizi bekliyor.
Brescia: Roma’nın Gölgesindeki Sessiz Güzellik
İtalya deyince akla önce Roma, Floransa ya da Venedik geliyor. Ama bazen asıl sihir, araya sıkışmış o küçük şehirlerde gizli. İşte Brescia da öyle bir yer. Lombardiya bölgesinin göbeğinde, Milano’nun bir saat doğusunda, turist kalabalıklarının henüz keşfetmediği sakin ama etkileyici bir şehir.
Sessizliğin İçindeki Tarih
Brescia’ya ayak bastığınız anda fark ediyorsunuz: Burası “kalabalıktan kaçıp nefes almak isteyenler” için. Şehir tarih kokuyor ama aynı zamanda yaşıyor. İlk durak elbette şehir merkezindeki Piazza della Loggia. Venedik döneminden kalma bu meydan, zarif binaları ve ihtişamlı saat kulesiyle göz kamaştırıyor. Meydanın bir köşesinde oturup sadece izlemek bile bir tür meditasyon.
Biraz ilerleyince, sizi zamanın daha da gerisine götüren bir manzara karşılıyor: Capitolium Tapınağı ve antik Roma tiyatrosu. Burası tam anlamıyla açık hava müzesi. Tüm bu kalıntılar, Brescia’nın Roma İmparatorluğu döneminde ne kadar önemli bir yerleşim olduğunu gözler önüne seriyor.
İki Katedral, İki Çağ…
Şehirde beni en çok etkileyen detaylardan biri, yan yana duran Duomo Vecchio (Eski Katedral) ve Duomo Nuovo (Yeni Katedral) oldu. İlki 11. yüzyıldan kalma, kalın taş duvarlarıyla Orta Çağ’ı yaşatıyor. Diğeri ise barok mimarisiyle göz alıcı. İkisinin aynı anda aynı meydanda bulunması, adeta geçmişle bugünün iç içe geçmesini simgeliyor.
Lezzetli Mola: Casoncelli ve Yerel Şaraplar…
Brescia’da ne yenir derseniz, cevabım çok net: casoncelli! İçinde et ve peynir olan, üstüne tereyağlı sos dökülmüş bu makarna çeşidi tam bir yerel lezzet. Yanına da bir kadeh Franciacorta şarabı söylediniz mi, o anı İtalya’nın başka hiçbir yerinde yaşayamıyorsunuz. Turistsiz İtalya
Brescia’nın en sevdiğim yönü, “gerçek İtalya”yı yaşatması oldu. Turist kafileleriyle boğuşmadan, yerel halkın gündelik yaşantısına tanıklık ediyorsunuz. Sabahları kafelerde espresso içen yaşlılar, akşamüstü meydanda çocuklarını gezdiren aileler… Her şey sakin, doğal ve sıcak.
Kapanış: Brescia’yı Haritadan Silmeyin
Eğer bir gün rotanızı kuzey İtalya’ya çevirirseniz ve Milano-Venedik arasında bir mola noktası arıyorsanız, Brescia’ya bir şans verin. Belki rehber kitaplarda adını sık duymazsınız ama kalbinizde iz bırakma ihtimali çok yüksek.
Garda Gölü: Kuzey İtalya’nın Masalsı Kaçamağı
İtalya’nın kuzeyine doğru yol aldığınızda, dağların arasında bir cennet parçası belirir: Garda Gölü (Lago di Garda). Alplerin eteklerinde, üç bölgeye—Lombardiya, Veneto ve Trentino-Alto Adige—yayılmış bu göl, doğa, tarih, lezzet ve huzurun kusursuz bir birleşimi gibi.
İlk İzlenim: Mavi, Yeşil ve Sessizlik…
Garda Gölü’nün etrafına ilk vardığınızda sizi karşılayan şey, alabildiğine uzanan mavilik ve onu sarmalayan zeytinlikler, limon bahçeleri ve zarif kasabalar oluyor. Gölün kuzeyi dramatik dağ manzaraları sunarken, güneyi daha yumuşak hatlara ve Akdeniz havasına sahip. Her köşe başka bir tat, başka bir ruh haliyle sizi karşılıyor.
Sirmione: Gölün Kraliçesi, Romantik Burnu…
Sirmione, Garda Gölü’nün en romantik noktalarından biri. Daracık sokakları, termal suları, şirin dondurmacıları ve tarihi kalıntılarıyla öne çıkıyor. Scaliger Kalesi, göle uzanan taş bir köprüyle bağlı ve masal kitabından fırlamış gibi. Grotte di Catullo ise Roma dönemine ait bir villa kalıntısı ve göl manzarasına karşı yürüyüş yapmak isteyenler için muhteşem.
Limone sul Garda: Limon Bahçeleri ve Sessizlik…
Gölün batı kıyısında yer alan Limone, adını aldığı limon seralarıyla ünlü. Şirin evleri, dik sokakları ve göl kıyısındaki huzurlu yürüyüş yolu ile doğayla baş başa kalmak isteyenler için birebir. Ayrıca bisikletle göl kenarında dolaşmak burada oldukça popüler.
Sonuç olarak; Garda Gölü’nde Zaman Farklı Akar…
Garda Gölü, sadece bir doğa harikası değil; aynı zamanda yavaşlamanın, huzurun ve yaşamın tadına varmanın adresi. Sabahları göl kenarında yürüyüş, öğlen küçük bir kasabada kaybolmak, akşam gün batımını izlerken bir kadeh şarapla günü sonlandırmak… İşte Garda Gölü böyle bir yer.
Sirmione: Garda Gölü’nün Romantik Burnu…
“İtalya’da zaman durursa, bu Sirmione’de olur…”
Garda Gölü’nün güney ucunda yer alan, dar bir yarımada üzerine kurulmuş olan Sirmione, hem tarih hem doğa hem de termal sularla dolu bir tatil deneyimi sunuyor. Şirin sokakları, göle bakan tarihi kalesi ve antik kalıntılarıyla burası, Kuzey İtalya’nın gizli mücevherlerinden biri.
- Sirmione’ye Giriş: Bir Masal Başlıyor
Sirmione’ye adım attığınız anda atmosfer değişir. Arkanızda kara yolunu bırakır, gölün içine uzanan taş sokaklara geçersiniz. Çiçeklerle süslenmiş balkonlar, taş evler, dondurma kokusu ve uzaklardan gelen dalga sesleri… Bu şehirde saatleri unutmak en doğalı. Zamanla aranıza mesafe koyabiliyorsunuz hemen.
Scaliger Kalesi (Rocca Scaligera)
Sirmione’nin simgesi. 13. yüzyılda inşa edilen bu kalenin göle uzanan taş surları, kartpostallık bir görüntü sunuyor. Göl üstüne kurulu olması nedeniyle adeta bir su kalesi gibi.
Grotte di Catullo – Roma’nın İzleri
Yarımadanın ucunda yer alan bu antik kalıntı, Roma dönemine ait bir villa kompleksinin izlerini taşıyor. Hem tarihi bir yürüyüş yapabilir hem de gölün mavi sularına tepeden bakabilirsiniz.
Sirmione Termal Suları
Antik çağlardan beri şifalı olduğuna inanılan sularıyla ünlü. Özellikle Aquaria Thermal Spa, göl manzaralı açık havuzları, aromaterapi odaları ve termal banyolarıyla şehrin stresini üzerinizden alır.
Baveno: Gölün Sessiz Tarafında Bir Mola
Maggiore Gölü kıyısında çok konuşulan Stresa’nın hemen yanında, daha az bilinen ama en az onun kadar güzel bir yer var: Baveno. Sessiz, sakin ama büyüleyici… Buraya adım attığınızda kendinizi hem İtalyan göllerinin büyüsünde hem de küçük bir kasabanın içtenliğinde buluyorsunuz.
Taşın Hikayesiyle Başlayan Kasaba…
Baveno’nun ünü aslında gölden önce taşından gelir. Kasaba, yüzyıllar boyunca pembe granit ocaklarıyla tanınmış. Hatta Milano’daki Galleria Vittorio Emanuele II gibi önemli yapılarda bu taş kullanılmış. Tarihle doğanın iç içe geçtiği bu kasabada, taş işçiliği hâlâ geçmişin izlerini taşıyor.
Kıyıda Bir Sabah…
Sabah göl kıyısında yürüyüşle başlamak Baveno’da bir gelenek gibi. (Biz de bu geleneği bozmadık tabii ki 😊.) Palmiyeler ile çevrili sahil yolu, gölün durgun sularıyla birlikte huzur verici bir tablo çiziyor. Gölün karşısındaki Borromeo Adaları manzarası ise adeta kartpostallardan fırlamış gibi.
Baveno’dan kalkan küçük teknelerle birkaç dakikada Borromeo Adaları’na ulaşmak mümkün. Özellikle Isola dei Pescatori (Balıkçılar Adası), sade ama samimi atmosferiyle etkileyici. Adanın dar sokaklarında dolaşmak, etrafı izleyerek bir kahve içmek keyifli anlardan biri olabilir.
San Gervasio e Protasio Kilisesi…
Baveno merkezinde, tarihi oldukça eskiye dayanan San Gervasio e Protasio Kilisesi de görülmeye değer. Sessiz bir meydanda, sade ama zarif bir mimariyle göze çarpıyor. Yanındaki sekizgen vaftizhane ve çan kulesi de fotoğraflık. Biz hava karardıktan sonra gezdik ve harika fotoğraflar çekme fırsatı yakaladık.
Yavaş Yaşamın Tadını Çıkarmak
Baveno, aceleye gelmeyen bir yer. Burada kahveler daha yavaş içiliyor, yürüyüşler biraz daha uzun sürüyor. Yerel restoranlarda akşam yemeği, göl kıyısındaki gün batımı manzarasıyla birleştiğinde, basit ama etkileyici bir anıya dönüşüyor.
Son Söz: Göl Kenarında Sessiz Bir Mola Arayanlara
Stresa’nın kalabalığından bir adım ötede, ama bambaşka bir ritimde akan bir yer Baveno. Ne bir turizm furyasının içinde ne de tamamen unutulmuş. Tam kararında. Doğayla iç içe, tarihiyle uyumlu ve gölün en zarif duraklarından biri. Eğer yavaşlamaya, dinlenmeye ve sadece güzel bir manzara eşliğinde düşünmeye ihtiyacınız varsa, Baveno size iyi gelecektir.
Lugano: İsviçre Zarafeti, İtalyan Ruhuyla Buluşursa
İsviçre deyince akla saatler, çikolatalar ve düzenli şehirler gelir. Ama bir de İtalyanca konuşulan, palmiyelerin gölgesinde yaşayan bambaşka bir yüzü var bu ülkenin: Lugano. Hem İsviçre’nin dakik düzeni hem de İtalya’nın sıcak ruhu tek bir şehirde buluşmuş gibi. Ve bu eşsiz karışım, gezgin ruhlara fazlasıyla ilham veriyor.
Lugano’nun kalbi Piazza della Riforma. Renkli binaların çevrelediği bu meydan, şehrin en canlı noktalarından biri. Gün içinde kafe masalarında oturanlar, kitap okuyanlar, müzik yapanlar… Hepsi Lugano’nun yavaş ama enerjik ritmine ayak uyduruyor. Burada oturup bir espresso eşliğinde insanları izlemek bile başlı başına bir keyif.
Son Söz: Huzur ve Estetik Arayanlara
Lugano, ne bir tatil kasabası ne de büyük bir metropol. O, zarif bir geçiş noktası; İsviçre’nin titizliğiyle İtalyan rahatlığının el sıkıştığı bir yer. Göl manzaralı bir bankta otururken, zamanın biraz daha yavaş aktığını hissediyorsunuz. İşte bu yüzden Lugano, bir gezi planına dahil edilmekten çok daha fazlasını hak ediyor: anılarda kalmayı.
Gezi ile ilgili fotoğraf paylaşımlarına www.instagram.com/nalanuysalbag hesabımdan ulaşabilirsiniz, hikâyeler de profilde sabitlenmiştir.
Keyifli okumalar…
Mayıs 2025